BİR ANADOLU RUMU'NUN
ANLATTIĞI MASAL


    Başından geçen bir olayı anlatacağımız Mehmet Ali Çetin, 1895 yılında Alaşehir'in Çavuşlar köyünde doğmuştur. Babası da Hacı Hasan'dır.

    Yunanlıların İzmir'e çıktığı tarihte Mehmet Ali yirmidört yaşında, askerliğini yapmış bir delikanlıydı. Çocukluğu köyde ve Alaşehir'de Rum çocuklarıyla birlikte geçtiği için biraz Rumca da öğrenmişti. Rum komşuları vardı.

    15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıkan Yunan ordusu, karşısında direnecek güç bulmayınca Manisa'ya doğru ilerlemişti. Manisa'daki tümen komutanı, tümen cephaneliğinden beşyüz mavzerle üçyüz sandık mermiyi alarak askerleriyle birlikte Alaşehir'e çekildi. Tümen komutanı binyediyüz kişilik bir birlikle Manisa'dan çıkmış, ama Alaşehir'e geldiğinde binüçyüz askeri kalmıştı. Tümen komutanı, Alaşehir'in ilerigelenlerinden bikaçını toplayarak onlara şöyle dedi:

    — Elimizdeki bu üçyüz mavzerin herbiri bin düşmana bedeldir. Günü gelince bu mavzerleri düşmana karşı kullanacağız. Ben bu silahlarla cephaneyi Ağılı Boğazı'na dek bile götüremem. Bunca silaha, cephaneye yazık olacak. Herbiri bin düşmanı yokedecek silahlarımız çoluk çocuğun elinde kalacak, bir işe yaramayacak. Bu silahlan benden teslim alın, zamanı gelinceye dek koruyun!

    Tümen komutanının konuştuğu bu ilerigelenler, ne yazık ki, yürekli kişiler değillerdi. Tümen komutanına,

    — Yunanlılar Salihli'ye dek geldi, dayandı. Başımıza bela mı alalım! diyerek silahları ve cephaneyi teslim almadılar.

    Bunun üzerine Tümen komutanı, bir gece yanına bikaç da subayını alarak, adını, ününü duyduğu Çavuşlar köyündeki Hacı Hasan'a gidip, O'na silahları ve cephaneyi alıp saklamasını önerdi. Mehmet Ali'nin babası Hacı Hasan da, silahlarla cephaneyi gece yarısından sonra getirirlerse, kimse görmeden alıp saklayacağını söyledi.

    Bir gece yarısı silahlar ve cephane Çavuşlar köyüne getirildi. Hacı Hasan'ın, köyün ortasında büyük bir tahıl ambarı vardı. Beşyüz mavzerle üçyüz sandık mermiyi, onları getiren yirmidört erle birlikte Mehmet Ali, bu ambara, görünmeyecek, kolay bulunmayacak biçimde gömdü.

    O günlerde Alaşehir'de de Kuvvayimilliye örgütü kuruldu. Düşmana karşı savaşmak için gönüllü savaşçı olarak gelenler Kuvvayimilliye'de toplanıp örgütlendi.

    Alaşehir Kuvvayimilliyesi'nin komutanı olan Süleyman Bey,

    — Silahımız yok, cephanemiz yok. Biz böylece düşman karşısına gidip de ne yapacağız, nasıl savaşacağız? Düşmana karşı insan etinden kale mi olacağım? diye dertleniyor, silah bulmanın yollarını arıyordu.

    Mehmet Ali'nin babası Hacı Hasan, Süleyman Bey'in bu sözlerini duyunca, hem kendi köyünden, hem de komşu köyler Burgaz ve Yeşilyurt köylerinden kağnılar sağlayarak ambarında sakladığı silah ve cephaneyi Alaşehir'e taşıttı, bunları Kuvvayimilliye'ye teslim etti. Kuvvayimilliye'nin direnmesiyle de birbuçuk yıl Salihli'de tutulan Yunanlılar'ın ilerlemesi önlendi. Ama daha sonraları Yunanlılar Alaşehir'i de işgal ettiler.

    Tektük de olsa işgalci Yunanlılar'a hizmet edenler vardı. İşte bunlar. Hacı Hasanla oğlu Mehmet Ali'yi, sakladıkları silahları Kuvvayimilliyeciler'e verdiler diye Yunan komutanına ihbar ettiler. O sırada Alaşehir'deki Yunan birliğinin başında General Nider bulunuyordu. General Nider sertlikten yana değildi. Türkler'i alıştırma, ısındırma politikası güdüyordu. Bu yüzden eskiden olup geçmiş bir olay için Hacı Hasan'la oğlu Mehmet Ali'yi tutuklamadı. Ama Yunanlılar ve yerli Rumlar arasında Türkler'e sert davranılmasını, baskı yapılmasını isteyenler de vardı. Bunlar, her ne olursa olsun Hacı Hasan'la oğlunun tutuklanmasını istiyorlardı. Muhbirler de, Yunanlılar'a ihbar üstüne ihbar yağdırıyorlardı. Muhbirler Yunanlılarla işbirliği yaparak şöyle bir düzen kurdular. Hacı Hasan'ın haberi olmadan, O'nun koyun ağılına gizlice tüfek ve bomba sakladılar. Bir gece bir Yunan assubayı yanında sekiz erle geldi, Hacı Hasan'ın evini ve ağılını bastı. Yerini önceden bildikleri için ağılda saklı silah ve bombayı buldular. Suçlu diye Hacı Hasan'la oğlunu tutup Alaşehir'e getirdiler. General Nider'in karşısına çıkardılar. Hacı Hasan kendisini şöyle savundu:

    — Bu silahla bombaları, düşmanlarımız, bizden habersiz ağılımıza koymuşlardır. Biz saklasaydık, bunları kilitli bir yere saklardık, kapısı kilitsiz ağıla koymazdık. Sonra, gübre altına gizlenmiş tüfeklerin orda dura dura paslanması gerekirdi. Bakın, silahlar paslı değil. Tüfekleri bağladıkları ipler de yepyeni... Bu da, silahlarla bombaların bizim ağıla daha yeni konulduklarını gösteriyor.

    General Nider bu sözleri doğru buldu. Hacı Hasan'a,

    — Alaşehir'de mi kalacaksın, yoksa köyüne mi döneceksin? diye sordu.

    Hacı Hasan, muhbirlerin köyünde yine kendisine kötülük yapabileceklerini düşünerek, Alaşehir'de kalacağını söyledi. O zaman General Nider,

    — Hacı Hasan Ağa, dedi, ben burdayken hiç korkma. Ama ben burdan ayrıldıktan sonra, seni burda bigün bile durdurmazlar. Sen yine evine git, hadi köyüne dön!

    Bu güvence üzerine Hacı Hasan'la oğlu Mehmet Ali köylerine döndüler.

    General Nider, güttüğü politika yüzünden üstleriyle aralarındaki anlaşmazlık nedeniyle istifa edip Yunanistan'a döndü. Gerçekler de General Nider'in dediği çıktı: O Yunanistan'a döner dönmez Yunan candarmaları Hacı Hasan'la oğlu Mehmet Ali'yi Çavuşlar köyünde tutukladılar. Yollarda söve döve Alaşehir'e getirdiler. Hiç sorguya çekmeden Alaşehir'de iki ay tutuklu bıraktılar. Sonra götürdükleri Manisa Cezaevi'nde bir ay alakoydular. Daha sonra babayla oğlu tirenle İzmir'e götürdüler. İzmir'de bir Yunan gemisine bindirdiler. Artık Hacı Hasan'la oğlu Mehmet Ali Yunanlılar'ın tutsağıydı. Bu gemide altı Türk tutsağı daha vardı. Gemide Yunanlı tayfalar onlara işkence etmek istediyse de, tutsakların başındaki Yunanlı erler onları korudu.

    Atina'ya vardılar. Tutsakları Losia denilen tel örgüyle çevrili bir toplama kampına koydular. Bu kampın subay olan hekimi Anadolu'dan gelmiş bir Rum'du. İyi Türkçe biliyordu. Hemşerisi Mehmet Ali'ye yakınlık gösterdi. O'nu kolladı. Kampa özgürce girip çıkabilmesi için Mehmet Ali'ye bir belge verdi. Mehmet Ali bu hekim subayın evinde çalışmaya başladı. Hekimin eşi de Anadolu'dan gelmiş Rum'du, iyi bir kadındı. Bir de küçük çocukları vardı.

    Mehmet Ali'yle babası, Alaşehir'de kendilerine iyi davranmış olan General Nider'le görüşmeyi düşündüler. Atina'da General Nider'in evini bulmaları zor olmadı. General Nider, görür görmez onları tanıdı. Onlarla ilgilendi. Evinde konuk etti. General Nider az çok Türkçe biliyordu. Mehmet Ali de biraz Yunanca biliyordu. Yani anlaşıyorlardı. General Nider onlara şöyle dedi:

    — Biz ordumuzla Anadolu'ya çıkmadan önce. Türkler Anadolu Rumları'nı baskı altında tutuyor, eziyor, Rumlar'a kötü davranıyor, ellerinden mallarını alıyor, Anadolu Rumları yoksulluk çekiyor diye biliyorduk. Bize böyle söylemişlerdi. Anadolu'ya gelince gerçeği gördük. Söylentiler hep yalanmış. Anadolu'da Rumlar, en iyi, en güzel yerlerde yaşıyorlar. Bütün alışveriş ellerinde... Çoğu zengin, hepsinin de durumu iyi...

    Mehmet Ali'yle babası Hacı Hasan, evden ayrılırken General Nider onlara,

    — Her zaman beklerim, sıksık gelin... Ben olmasam da girin içeri, oturup bekleyin beni... İşte anahtarın yeri burası! diye anahtarın yerini de gösterdi.

    Mehmet Ali, Rumca bildiği için, bir süre sonra kentin bir genel kitaplığında görevlendirildi. Bu kitaplıkta, getir-götür işleri yapıyor, ayak işlerine bakıyordu. Kitaplığa sıksık yaşlıca bir adam gelip kitap okuyordu. Mehmet Ali bu adamla tanıştı. Bir lise öğretmeni emeklisiydi. Bu lise öğretmeni de Anadolu Rumu'ydu, Atina'ya sonradan gelmişti. Mehmet Ali'yle konuşup söyleşmekten hoşlanırdı.

    Günlerden bigün bu emekli öğretmen Mehmet Ali'ye,

    — Sizin oralarda ne var ne yok? diye sordu.

    Mehmet Ali de çekine çekine,

    — Bizim oralarda herşey çok kötü... Sizinkiler, bizim oralarda köylere, kasabalara, kentlere girdi... dedi.

    Öğretmen yine sordu:

    — Girdiler de, bizimkiler oralarda neler yaparlar?

    Mehmet Ali duyacak kimse olmasın diye yanına yöresine bakındıktan sonra şöyle dedi:

    — Çok kötü şeyler yapıyorlar. Çok kıyıcılık ediyorlar. Kan döküyorlar. Adamlarımızı öldürüyorlar. Evlerimizi yakıp yıkıyorlar. Yoksul köylümüzün elindekini, avucundakini alıyorlar.

    Büyük bir üzünce kapılan yaşlı Yunan öğretmeni dedi ki:

    — Bak, Mehmet Ali oğlum, ben de bir Anadolulu Rum'um. Daha küçük yaşımdayken ana-babamla Yunanistan'a göç ettik. Buraya geldiğimde ancak onbeş yaşımda vardım. Biz Anadolu'dayken, bizim orda masal anası denilen yaşlıca Türk kadınları vardı. Ben o masal analarından çok masallar dinlemişimdir. Dinlediğim o masallardan birini hiç unutamam, sana da anlatayım.

    Sonra emekli öğretmen, Mehmet Ali'ye şu masalı anlattı:

    Bir eski Türk kasabasında bir yaşlı derviş varmış. Bu yaşlı derviş kasaba sokaklarında durmadan dolaşır, boyuna da"Yapan, kendine yapar"der dururmuş. Bu sözü dilinden hiç eksik etmezmiş: "Yapan, kendine yapar!"

    O kasabadaki kötü yürekli bir kadın, sıksık evinin önünden "Yapan, kendine yapar!" diye bağırarak geçen bu dervişten tedirgin olmuş, bıkmış. "Neden yapan kendine yapsın? Hele şu aptal dervişin aklını başına getireyim de görsün!.." diyerek bir düzen kurmuş. Ev fırınında pişirdiği taze yufka ekmeğinin arasına ağulu peynir (*) doldurmuş. Derviş, hergünkü gibi o gün de "Yapan, kendine yapar!" diye söylenerek kasaba sokaklarında dolaşırken, o kadının evinin önüne gelince, kadın dervişi çevirip,

    — Derviş baba, senin için taze yufka ekmeği yaptım, içine yağlı peynir dürdüm. Al da bir güzel ye, karnını doyur! demiş.

    Derviş,

    — Sağolasın bacım, acıkınca yerim... diyerek dürümü almış, torbasına koymuş.

    Yine "Yapan, kendine yapar!" diye durmadan söylene söylene yoluna gitmiş. Bir zaman yürüyüp yorulunca, öğle sıcağında bir çay kıyısına çöküp, söğüt gölgesinin serinliğine uzanmış. O sırada, tozlu yoldan yorgun argın gelen bir delikanlı yanına sokulup,

    — Merhaba derviş baba... demiş.

    Derviş de,

    — Merhaba oğul, nerden gelip nereye gidersin? diye sormuş.

    Dinlenmek için dervişin yanına gölgeye oturan delikanlı,

    — Askerdim, terhis oldum, evime dönüyorum. Kasabaya daha epiy var, karnım da öyle acıktı ki... demiş.

    İyi yürekli derviş, torbasındaki peynir dürümlü yufkayı ansıyarak, hemen dürümü çıkarıp delikanlıya uzatmış,

    — Kime niyet, kime kısmet... Al ye oğul! demiş.

    Dürümü yiyen delikanlı karnı doyup dinlendikten sonra yola düzülmüş, kasabanın yolunu tutmuş. Gelgelelim, ağulu dürümü yediğinden yolda karnı ağrımaya başlamış, çok kötü sancılanmış. Gittikçe sancısı, ağrısı artmış. Kasabaya dek zor gelebilmiş. Kasabaya girip de sürünerek evinin kapısına gelince, kapı eşiğine düşüp can vermiş. Evden çıkan kadın, bir de ne görsün; askerden dönen oğlu ölmüş, kapı önüne yığılmamış mı! Zehirlenip ölen delikanlının annesi, yaşlı dervişe ağulu peyniri yufkaya dürüp veren kadınmış.

    Bu olanlardan bilgisiz derviş, akşama doğru kasabaya dönmüş, yine "Yapan, kendine yapar!" diye söylenerek kasabanın sokaklarından, kendisine ağulu dürüm veren kadının evi önünden geçip gitmiş.

    Bu masalı Mehmet Ali'ye anlatan emekli Yunan öğretmen,

    — Bizimkiler, sizin oralarda kötülük yapıyorlarsa, bu işin sonu da kötü olur. Görürsün Mehmet Ali oğlum, bu işin sonu kötüye varacak. Çünkü yapan, kendine yapar! dedi.

    Yurdunda, düşman işgali altında acı çeken hemşerilerini düşünen Mehmet Ali'nin, masalı dinlerken gözleri dolmuştu.

    Savaş, Türk ordusunun büyük utkusuyla sona erdi. Tutsaklar değiş-tokuş edilmeye başlandı. Atina'daki Türk tutsaklarını vapura doldurup önce Girit adasına gönderdiler. Girit'te iki ay kalan Türk tutsakları, ordan yine gemiyle İzmir'e yollandı. Mehmet Ali, babası Hacı Hasan'la İzmir'den Alaşehir'e geldi. Aradan yıllar geçti, ama Anadolu Rumu yaşlı öğretmenin anlattığı masalı hiç unutmadı: "Yapan, kendine yapar!" İyilik yapan da, kötülük yapan da, yaptığını kendine yapmış olur.


1001 Kitap Dip not
* Ağulu: Ağılı (Zehirli). Orhan Hançerlioğlu; Türk Dili Sözlüğü. Sayfa 21




w w w .1 0 0 1 K i t a p . c o m