TÜRKİYELİ BİR RUM'UN YİĞİTLİĞİ


    Büyük emperyalist devletler, kendi çıkarları için zaman zaman küçük ülkeleri birbirlerine düşman ederler. Birinci Dünya Savaşı'ndan sora, emperyalist devletler Yunanistan'ı komşusu Türkiye'ye saldırması için kışkırttı. Yunanistan bu kışkırtmalarla, gerçekleşemeyecek düşler arkasından koştu, komşusu Türkiye'ye saldırdı. Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Türkiye yoksul düşmüştü, yorgundu. Yunanistan bunu fırsat saydı.

    Yunan ordusu Türkiye'ye saldırmadan önce, Türkiye'de yaşayan Rumlar'la Türkler'in arasında hiçbir çatışma, anlaşmazlık yoktu. Aralarında hiçbir ayrım olmadan yaşamaktaydılar. Türkiyeli Rumlar'ın ekonomik durumları Türkler'den çok daha iyiydi.

    Yunan ordusu 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir'e çıkınca, o zamana değin Türkler'le eşit yaşamakta olan Rumlar, Türkiye'ye sahip çıkmaya kalktılar. Ama Türkiyeli bütün Rumlar bu düşüncede değildiler. Yunan ordusunun Türkiye'ye saldırısının yanlış olduğunu bilen, Türkler'le çatışmayı doğru bulmayan Rumlar da vardı. Yunanistan'ın, emperyalist devletlerin kışkırtmasıyla kurduğu düşün hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini biliyorlardı.

    Yunan ordusu, İzmir'i işgalinden onüç gün sonra, 28 Mayıs 1919'da Ayvalık'ı işgal etti. Yüzyetmişikinci Alay ve milis alayının yiğitçe savunması karşısında Yunanlılar'ın ilerlemesi çok zor oldu. Türk askeri yurdunu karış karış savundu, Yunan birliklerini bir yıl dört ay oyaladıktan sonra, Yunan birlikleri ancak Burhaniye'ye girebildi. Güzel bir yaz günüydü.

    Burhaniye işgal edilince, Burhaniye'li Kuvvayimilliyeciler de dağıldılar, herbiri bir yana gitti. Burhaniye Kuvvayımilliyecileri'nin yazmanı olan Hüseyin Hüsnü silahını alıp Burhaniye'den çıktı. Havran'a gitti, orda bir arkadaşının yanına sığındı. Önde dış düşman Yunan ordusu, arkada da iç düşman Anzavur çetesi vardı. Hüseyin Hüsnü, içteki, dıştaki iki düşman arasından kendini sıkıştırılmış sandı. Altı gün Havran'da kaldıktan sonra dayanamadı, gizlice Burhaniye'ye döndü. Düşman yönetimi altındaki Burhaniye'yi görünce içi yandı. İşgal birliğinin komutanı, Burhaniye'deki her eve ak bayrak asılmasını buyurmuştu. Ak bayrak, teslim olunduğu anlamına geliyordu. Yunan askerlerinin zoruyla her eve ak bayrak çekilmişti. Bayrak bulamayanlar da, bayrak yerine, evlerinin pencerelerinden ak yatak çarşafları, uzun ak örtüler sarkıtmışlardı. Pencerelerden sarkan bu akbezler yerlere dek uzanıyor, rüzgârda dalgalanarak savruluyordu. Yine işgal komutanının buyruğuyla, geceleri her evin penceresinde yada kapısında fener yakmak zorunluydu. Evine ak bayrak asmayanları, gece fener yakmayanları Yunan askerleri dövüyordu.

    Bunca yıl savaşmış, bunca acı çekmiş, bunca ölüm görmüş olan Hüseyin Hüsnü, Burhaniye'yi bu durumda görünce kendini tutamayıp ağladı. Büyük Savaş'ın dört yılı boyunca bunun için mi çöllerde kavrularak, Kafkas soğuklarında donarak düşmanla savaşmıştı! Bu acı günleri görmek için mi Kuvvayimilliyeci olarak çalışmış, ölümü göze almış, canını ortaya koymuştu! Gizlice evine geldi. Çok iyi bir kadın olan analığı O'nu görünce,

    — Nerelerdeydin? Günlerdir baban seni arıyor. Şimdi de yine seni aramaya gitti... dedi.

    Babası eve dönünce Hüseyin Hüsnü'ye çıkıştı. Babasına göre Hüseyin Hüsnü, Padişah buyruğuna karşı gelmemeli, Kuvvayimilliyeci olmamalıydı.

    Hüseyin Hüsnü kendini yapayalnız duydu, umutsuz, umarsız kalmıştı. Bu utanılası durumdan kurtulmak için kendini öldürmeyi bile düşündü. Ama iyi yürekli analığı, bu niyetini sezdiği için, O'nu gece gündüz hiç yalnız bırakmadı. Yunanlılar, Kuvvayimilliyecileri tutukluyorlardı. Bu yüzden Hüseyin Hüsnü evinden dışarı çıkamıyordu.

    Türkler arasında, ne yazık ki pek az da olsa düşmanla işbirliği yapanlar vardı. Bunlar işgalci düşmana yaranmak, böylece kendilerine çıkar sağlamak için, düşman subaylarının buyruğuna girmişlerdi.

    Güvenilir bir kişi olmadığından Kuvvayimilliye'ye alınmamış birisi vardı Burhaniye'de. İşte bu adam, Burhaniye işgal edilince, düşmanla işbirliği yapmış, Burhaniye'deki Yunan birliği komutanının buyruğuna girmişti. İşte bu hain, Burhaniyeli Kuvvayimilliyeciler'in kimler olduklarını gösteren bir liste yapıp Yunan komutanına verdi. Yunanlılar da, bu listedekilerden ele geçirebildiklerini yakaladılar. Burhaniye'ye dönüp babasının evine sığınışının ikinci günü, Hüseyin Hüsnü'yü de Yunan askerleri evinden aldılar. Yunanlılar yakalayabildikleri Kuvvayimilliyecileri Burhaniye'deki Rum okuluna kapadılar. Bu Rum okulunu, Yunanlılar cezaevi yapmışlardı. Kuvvayimilliyeciler'i büyük bir odaya doldurmuşlardı. Bu olayı, üzgü çeksin diye, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Müderris Şükrü Hocaefendi'ye sildirtip süpürtüyorlardı. Başka biri bu işi yapmaya kalksa, Yunan askerleri bırakmazlar, ille de "Hontres Hoca süpürecek!" derlerdi. Hontres Hoca, Türkçe de "Kalın Hoca" demekti. Yunan subayları Şükrü Hocaefendi'ye "Andart" yani eşkiya derlerdi.

    Burhaniye'yi işgal eden Yunan birliğinin komutanı Mavri Mati adında bir yarbaydı. Mavri Mati yüzyirmi kilo ağırlığında iriyarı bir adamdı.

    Yarbay Mavri Mati, tutukladığı Burhaniyeli Kuvvayimilliyeciler'i sorguya çekmeye başlamıştı. Sorgu sırası Hüseyin Hüsnü'ye gelmişti. Genç Kuvvayimilliyeci'yi, kapalı olduğu odadan alıp Yarbay Mavri Mati'nin karargâhına getirdiler. Mavri Mati, Burhaniye'de Hacı Ali Efendi'nin evini kendine karargâh yapmıştı.

    Hüseyin Hüsnü'nün sorgusunda Apostol adında Burhaniyeli bir Rum genci tercümanlık yapıyordu. Bu Apostol, eskidenberi Hüseyin Hüsnü'nün arkadaşıydı. Yarbay Mavri Mati, tercüman Apostol aracılığıyla,

    Hüseyin Hüsnü'ye şöyle dedi:

    — Burhaniyeli Türkler senden şikâyetçi. Halk "Bu Kuvvayimilliyeciler bizi soydu. Zorla malımızı, paramızı aldılar." diyor. Neden kendi halkınızı soydunuz? Aldığınız paralar, mallar ne oldu, nerede?

    Yarbay Mavri Mati, Burhaniye halkının hakkını sözde savunur görünmeye çalışıyordu. Böylece, Burhaniyeliler'le ilişkilerini yoluna koyabileceğini sanıyordu.

    Hüseyin Hüsnü, yine tercüman Apostol aracılığıyla, Yarbay Mavri Mati'ye şu cevabı verdi:

    — Biz o paraları, o malları halkımızdan kendimiz için almadık. Benim varlığım bana yeter. Halktan topladığımız malın, paranın on parası boğazımızdan geçmedi. Biz o paraları, malları, sizi yurdumuzdan kovmak, düşmanımızı denize dökmek için harcadık. Halkımızın kendi isteğiyle verdiği bağışların bütün hesabı kuruşu kuruşuna defterde yazılıdır. O defter şimdi sizin elinizde bulunuyor. Kimlerden ne aldığımız, aldıklarımızı nerelere harcadığımız defterde yazılı. Açın, bakın!

    Hüseyin Hüsnü'nün cevabı çok sertti. O'nun sözlerini Apostol Yunanca'ya çeviriyor, bir yazıcı Yunan çavuşu da yazıyordu.

    Hüseyin Hüsnü'nün sözlerine Yarbay Mavri Mati o denli kızdı ki, O'na arkasını dönüp pencereden dışarı bakmaya başladı. İki eli arkasında bağlıydı. Avucunda tuttuğu kamçısını sinirden çizmesine vuruyor, bir ayağını da titretip duruyordu.

    Burhaniyeli Apostol, Yarbay Mavri Mati'nin, çocukluk arkadaşı Hüseyin Hüsnü'ye bir kötülük etmesini istemiyordu. Onun için O'na yavaşça,

    — Vre Hüsnü, konuşma böyle sert! Çok kızdı. Böyle konuşursan dövecek seni... dedi.

    Apostol'un, bu sözleri anlaşılsa başı derde girerdi.

    Yarbay Mavri Mati, başını pencereden çevirmeden şöyle dedi:

    — Sen bir subaysın. Padişahının buyruğundasın. Padişahının buyruğuna karşı gelerek, kendiliğinden nasıl görev alabilirsin? Niçin it-kopukla işbirliği yaptın, subaylığa yakışır mı bu yaptığın?

    Apostol, yine ters bişey söyleyip Mavri Matfyi büsbütün kızdıracak diye çekindiğinden yalvarırcasına Hüseyin Hüsnü'nün yüzüne baktı.

    Hüseyin Hüsnü yazıcı çavuşa doğru şöyle dedi:

    — Yaz! O bir Yunan subayı, ben de bir Türk subayıyım. Biz O'nunla meslekdaşız. Bu yüzden birbirimizi çok iyi anlarız. Ben ordumla birlikte O'nun yurduna girmiş olsaydım, o zaman O bana, benim burda O'na yaptığımı yapmayacak mıydı?

    Bu sözleri söyledikten sonra Hüseyin Hüsnü, Burhaniyeli Rum arkadaşlarından öğrenmiş olduğu şu Rumca sözü ekledi:

    — Istarnakala!

    Bu sözün Türkçesi "Sonu iyi olsun!" demekti.

    Bu söz Hüseyin Hüsnü'nün ağzından çıkar çıkmaz, çılgına dönen Yarbay Mavri Mati birden O'nun üzerine atıldı. Kamçısıyla vurmaya başladı. Her kamçı saklayışında Hüseyin Hüsnü sayıyordu:

    — Bir... İki... Üç... Dört...

    Büsbütün sinirlenen Mavri Mati, yine Apostol aracılığıyla Hüseyin Hüsnü'ye neden saydığını sordu. Çoktan ölümü göze almış olan Hüseyin Hüsnü şöyle dedi:

    — Hak geçmesin diye sayıyorum. Bu sopalar, borç olarak avucuma konulan para gibidir. Sağ kalırsak, günü gelince bu borcumu faiziyle kendisine ödeyeceğim. O zaman Mavri Mati, benim nasıl borcuma sadık, güvenilir, sözünü tutar bir kişi olduğumu anlayacak!

    Zavallı Apostol, Mavri Mati, bu sözleri üzerine Hüseyin Hüsnü'ye bir kötülük yapacak diye öyle korktu ki, eski arkadaşına,

    — Vre Hüsnü, yine berbat ettin. Çok kızdı. Seni esir olarak Atina'ya yollayacağını söylüyor... diye fısıldadı.

    Yarbay Mavri Mati onbir kez kamçıyla Hüseyin Hüsnü'ye vurdu. Bu sırada Hüseyin Hüsnü, hiç kıpırdamadan durmuştu.

    Apostol, Yarbay Mavri Mati'nin Yunanlı yazıcı çavuşa söylediklerini Hüseyin Hüsnü'ye fısıldayarak çeviriyordu. Liman Başkanı Münir Bey ve Askerlik Şubesi Başkanı'yla birlikte O'nu da esir olarak Atina'ya sürgün göndereceklerdi. Hüseyin Hüsnü'nün sorgusu bittikten sonra Apostol bu haberi O'nun ailesine ulaştırdı. Kötü haberi alınca Hüseyin Hüsnü'nün ailesi telaşa kapıldı. Amcası, Burhaniye'nin Belediye Başkanı olan Saip Hoca'ya gidip olacakları anlattı. Mavri Mati, Belediye Başkanı Saip Hoca'ya büyük saygı duyuyordu.

    Saip Hoca, Yarbay Mavri Mati'ye gidip şöyle dedi:

    — Kuvvayimilliyeciler içinden niçin yalnız Hüseyin Hüsnü'yü Atina'ya gönderiyorsunuz? Ya bütün Kuvvayımilliyeciler'i de Atina'ya esir diye yollarsınız, ya da Hüseyin Hüsnü'yü de burda alakorsunuz.

    Avukat olan Saip Hoca, Hüseyin Hüsnü'nün Atina'ya gönderilmemesi için bir hukuk gerekçesi bulmuş oluyordu. Çünkü nasıl olsa bütün Kuvvayimilliyeciler'i Atina'ya gönderemezlerdi.

    Saip Hoca sözlerine şunları ekledi:

    — Hüseyin Hüsnü'yü Atina'ya göndermeye kalkarsanız, genel valiniz İstiryadis'e kadar gider şikâyet ederim.

    Yunanlılar'ın genel valisi İstiryadis İzmir'de bulunuyordu ve Yunan işgal birlikleri ondan çok çekiniyorlardı.

    Bunun üzerine Yarbay Mavri Mati şöyle dedi:

    — O'nu Atina'ya göndermeyeceğim ama, Burhaniye dışına çıkmasını da yasaklıyorum. Burhaniye'den ayrılmayacağına, sözüne güvenilir, saygın bir Rum kefil gösterebilirseniz Hüseyin Hüsnü'yü Atina'ya yollamam. Hadi, sözüne güvenilir bir Rum kefil bulun, getirin!

    Yarbay Mavri Mati, bahane diye bir Rum kefil istiyordu. Çünkü, Burhaniyeli hiçbir Rum'un bir Türk'e, hele Kuvvayimilliyeci bir Türk'e kefil olmayacağını sanıyordu. Oysa Saip Hoca, biraz sonra yanında Anglara Konstantin adında bir Rum'la karargâha gelmişti. Karargâhtaki Yunan subayları, Saip Hoca'nın bir Rum kefil getirmiş olmasına pek şaştılar.

    Kendisine gözdağı vermek için Hüseyin Hüsnü'yü de Mavri Mati'nin odasına getirmişlerdi.

    Hüseyin Hüsnü'ye kefil olmak için gelen Anglara Konstantin Burhaniyeli zengin bir Rum'du. Bir zeytinyağı, bir sabun, bir de İskele'de prisa fabrikası vardı. Ayrıca sekiz on bin ağaç da zeytini vardı.

    Hüseyin Hüsnü'nün kendi deyişiyle "Çok kabadayı, yiğit" bir Rum'du. Türkler'i de severdi.

    Yarbay Mavri Mati'nin odasında bir Yunan yüzbaşısıyla bir de üsteğmeni vardı. Anglara Konstantin, onlara, Hüseyin Hüsnü'ye kefil olacağını söyleyince çok kızdılar. Üçü birden Anglara Konstantin'e söylenmeye, bağırmaya başladı. Nerdeyse döveceklerdi. Gözünü korkutup, O'nu Kuvvayimilliyeci bir Türk'e kefil olmaktan caydırmak istiyorlardı. Bir süre bağırıp çağırdıktan sonra sustular. O zaman Anglara Konstantin soğukkanlılıkla onlara şöyle dedi:

    — Sözünüz bitti mi komutan? Bittiyse benim de biriki sözüm olacak. Biz Buhaniye'de ikibin ikiyüz Rum'uz. Türkler'le birlikte yaşarız. Bu ikibin ikiyüz Rum'un arasından kefil diye beni seçmişler. Demek ki, bana güvenmişler. Çünkü ben de onlara güvenirim. Neden bana çıkışıyorsunuz, bağırıyorsunuz? Benim kim olduğumu biliyor musunuz? Söyleyeyim size! Benim bu memlekette üç fabrikam var, İsviçre'de öğrenim gördüm, ekonomi doktoruyum. Ne yaptığımı bilirim. Kefil olacağım dediysem, olurum. Kimsenin aklına da ihtiyacım yok. Kefil olarak on yere imza atmam gerekiyorsa atarım. Eğer sizce benim imzam muteber değilse, o zaman sizce muteber olan on kefil bulur, getiririm.

    Büyük bir sessizlik oldu.

    Türkiyeli Rum Anglara Konstantin bu sözleri Rumca değil, Türkçe söylemişti. Apostol da O'nun söylediklerini Rumca'ya çevirmişti. Anglara Konstantin özellikle Türkçe konuşmuştu ki, orda bulunan Hüseyin Hüsnü de neler konuşulduğunu anlasın. Hem de böylece Yarbay Mavri Mati'ye, Rum, ama Türkiye Rum'u olduğunu anlatmış oluyordu.

    Anglara Konstantin'in kefil olması üzerine Hüseyin Hüsnü'yü özgür bıraktılar. Hüseyin Hüsnü özgürdü ama, Burhaniye dışına çıkamayacaktı.

    Karargâhtan hep birlikte çıktılar. Anglara Konstantin,

    — Oğlum Hüsnü, kavgamızı duydun... Ona göre işte. Yoksa beni bitirirler... dedi.

    Hüseyin Hüsnü, Burhaniye dışında olan çok yakın yerlere bile Burhaniye'deki Yunan komutanının izin kağıdıyla gidebiliyordu. Yunan komutanlığı Hüseyin Hüsnü'ye verdiği izin belgesine, O'nun suçu olarak "Kemalisttir" diye yazmıştı.

    Burhaniye, 8 Eylül 1922 tarihinde düşmandan kurtuluncaya dek Hüseyin Hüsnü gözaltında tutulmuştu. Hemşerisi Anglara Konstantin'in, bu yiğit, bu kabadayı Rum'un iyiliğini hiçbir zaman unutmadı.