ONUNCU BOLÜM



Birinci Dünya Savaşı

MUSTAFA KEMAL, Türkiye'nin savaşa girmesine karşı gelmişti. Ama bu iş artık olup bittikten sonra bütün enerjisi ve yurtseverliği ile kendini savaşa verecekti. Almanları hiç sevmediği halde, şimdi müttefik olduklarına göre, sabrı yettiği kadar onlarla birarada çalışmaya hazırdı. Sofya'daki ilk işi Bulgarlara savaşa girmeleri için baskı yapmak oldu. Her yoldan bu amaca varmak için çalışarak Fethi'ye yardım etti. Karşılarında da Ruslar yoğun bir propaganda barajı kurmuş bulunuyorlardı. (1)

    Mustafa Kemal'in bir başka görevi de, Bulgarlardan Türk orduları için silâh ve yiyecek sağlamaktı. Bulgarlardan peşin para karşılığı büyük miktarda un vereceklerine dair söz aldı ve bu iş için Şakir Zümre'yi İstanbul'a gönderdi. Şakir Zümre, o sırada Maliye Nazırı olan Talât Paşa'yı gördü. Ama, Talât "onu, istifa etmekle birlikte perde arkasında çalışan ve milli politika konusunda hükümete öğütler veren Cavit'e gönderdi. Cavit, paranın verilmesini uygun görmedi. Elde böyle bir iş için para olmadığını söyledi ve, 'Bu savaşın yıllar yılı süreceğini sanıyorsunuz galiba!' diye ekledi.

    İşin sonucunu sabırsızlıkla beklemekte olan Mustafa Kemal, Şakir Zümre'yi Sofya istasyonunda karşıladı. Cavit'in red cevabını öğrenince öfkeyle, 'Böyle adam asılmayı hak etmiştir!' diye bağırarak bir öngörüde daha bulundu. (2)

    Savaş sürüp gittikçe Mustafa Kemal de sabırsızlıkla kıvranmaya başladı. Artık yarbay olduğu için tümen komutanlığına hak kazanmıştı. Enver Paşa'ya yazarak rütbesine uygun bir görev istedi. Ancak Enver, 'Orduda size her zaman görev bulunabilir ama Sofya'da ataşemiliter olarak kalmanız özellikle gerekli görüldüğünden sizi orada bırakıyoruz,' diye cevap verdi. Mustafa Kemal, kendini daha kutsal bir görevin cepheye çağırmakta olduğunu ileri sürerek, 'Eğer beni yüksek rütbede bir subay olmaya lâyık görmüyorsanız açıkça söyleyin,' diye yazdı. Enver Paşa buna cevap vermedi.

    Bununla birlikte, İstanbul'dan gelen bir haberci, Enver Paşa'nın bir tasarısı üzerinde Mustafa Kemal'in ağzını aradı: İran üzerinden Hindistan'a üç alaylık bir kuvvet göndererek Hint Müslümanlarım İngilizlere karşı ayaklandırmak. Mustafa Kemal böyle bir kuvvetin komutasını kabul eder miydi? Mustafa Kemal'e göre, Enver'in saçma hülyalarından biri olan bu öneri, daha savaş başlangıcında onun zihninin nasıl işlediğini gösteren endişe verici bir belirtiydi. Teklifi acı bir alayla, 'Ben o kadar kahraman değilim,' diyerek karşıladı. Ardından böyle bir iş için üç alayın fazla olduğunu da ekledi. Yol üzerinde gönüllü toplayabilecek tek bir subay yeter de artardı bile. Ama, böyle bir şeye olanak yoktu tabii. Mustafa Kemal, 'İmkân olsaydı, ben kimseden emir beklemezdim. Başımı alıp gider ve asker toplardım. Sonra da Hindistan'ı fetheder ve İmparator olurdum,' dedi. Kendi ülkesinin cephelerinde çarpışmak niyetinde olduğunu ekledi.

    Savaşın ilk ayları Türkiye için çok felâketli olmuştu. Baştakilerde akıl olsaydı, bu süreyi bir savunma stratejisi kurmaya ayırırlar, askeri güçlerini harcamayarak kuvvetlerinin eğitimini tamamlar, önceden hazırlanmış planlara göre yerleştirir ve İtilâf Devletlerinin hangi yönden saldırıya girişeceklerini tahmine çalışarak beklerlerdi.

    Ancak, Enver bunların hiçbirine yanaşmıyor, büyük ve romantik serüvenleri yeğliyordu. Kendini Asya'da yeni bir Türk İmparatorluğu kurmak için İngilizlerin üzerine yürüyen Müslüman bir İskender rolünde görüyordu. Onun bu hayalleri de, Almanya'nın dünyayı fethetmek planına uygun düşmekteydi. Enver, hayallerini gerçekleştirmek için, derhal iki hücum emri verdi: Birincisi kuzeyde Rusya'ya, ikincisi de güneyde Mısır'a doğru. Kafkaslardaki Rus kuvvetlerini çember içine kıstırmak amacım güden ve Alman komutanı General Liman von Sanders'in öğütlerine rağmen girişilen ilk saldırı tam bir bozgunla sonuçlandı. Korkunç kış koşulları altında Türkler hemen hemen bütün bir orduyu yitirdiler; oysa bu önemli kuvvetin doğu cephesinin savunması için, yedek olarak tutulması gerekirdi.

    Mustafa Kemal, ancak Enver'in bu felâketli sefere çıkmasından sonra göreve çağırıldı. Zaten izinsiz de olsa Sofya'dan ayrılmaya kararlıydı ve gönüllü er olarak cepheye gitmekten bile söz ediyordu. Tam Sofya'dan ayrılmak üzereyken, Enver'in yokluğunda Harbiye Nazır vekili olan kişiden, On dokuzuncu Tümen komutanlığına atandığını ve hemen İstanbul'a dönmesini bildiren bir telgraf aldı.

    Genel karargâha gelince, onu, doğudan henüz dönmüş olan Enver'in yanına götürdüler. Zayıf ve solgun görünüyordu. Mustafa Kemal:
'Biraz yorgunsunuz galiba,' dedi.
'Yok, o kadar değil.'
'Ne oldu?'
'Çarpıştık, o kadar.'
'Şimdiki vaziyet nedir?'
Enver, 'Çok iyidir...' diye cevap verdi.

    Mustafa Kemal onu daha fazla sıkıştırmak istemeyerek, sözü, kendine verilen göreve getirdi: 'Beni numarası 19 olan tümenin komutanlığına tayin etmek lûtfunu gösterdiğiniz için teşekkür ederim. Bu tümen hangi oruda ya da kolorduda bulunuyor?'

    Enver, belirsiz bir şekilde, 'Haa, evet,' dedi. 'Herhalde Genelkurmaydan daha kesin bilgi edinebilirsiniz.'

    Mustafa Kemal bunun üzerine, Genelkurmayda oda oda dolaşarak tümenini aramaya başladı, ama boş yere! Sonunda birisi ona, büroları Harbiye Nezareti binasına taşınmış olan Liman von Sanders ordusuna bir sormasını öğütledi. Mustafa Kemal buradaki kurmay başkanına gitti. O da, 'Bizim kuruluşlarımız arasında böyle bir tümen yok,' diye cevap verdi. 'Ama, Gelibolu'daki Üçüncü kolordunun böyle bir birlik kurmayı tasarlamış olması pek mümkündür. Oraya gitmek zahmetine katlanırsanız, herhalde gerekli bilgiyi edinebilirsiniz.'

    Mustafa Kemal ayrılmadan önce General von Sanders'in karşısına çıktı. Henüz tanışmamışlardı ama, Mustafa Kemal'in açıkça ortaya koyduğu Alman aleyhtarı duygulardan dolayı birbirlerini tanıyorlardı. Alman Genarali onu dostça bir nezaketle karşıladı. Sofya'dan ne zaman döndüğünü sordu. Sonra, 'Bulgarlar savaşa katılmaya karar verebilecek mi acaba?' diye bilgi istedi.

    Mustafa Kemal kendi görüşüne göre, onların henüz böyle bir karar vermeyeceklerini söyledi. Bulgarlar iki şeyden birini bekliyorlardı: ya Almanların göz alıcı bir başarısını, ya da savaşın kendi topraklanna sıçramasını. Bu cevap karşısında, von Sanders sinirli bir hareket yapmaktan kendini alamadı ve alayla, 'Demek Bulgarlar. Alman ordusunun başarısına inanmıyorlar.' dedi.

    Mustafa Kemal sükûnetle, 'Hayır,' diye cevap verdi.

    Bunun üzerine von Sanders kuşkulu bir şekilde. 'Ya sizin görüşünüz nedir?' diye sordu.

    Mustafa Kemal bir an durdu. Henüz daha ortada bile olmayan bir tümenin komutanıyken, nasıl olur da fikir yüretebilirdi? Öte yandan, görüşlerini çoktan beri yazılı olarak belirtmiş bulunuyordu. Şimdi bundan geri dönemezdi. Bundan başka, herkesin içinde söyledikleri bir yana, Bulgarların ihtiyatlı siyasetini doğru ve haklı bulmaktan da kendini alamıyordu. Açık konuşmaya karar verdi ve kısaca, 'Bence Bulgarların hakkı var,' dedi.

    Liman von Sanders tek kelime söylemeden ayağa kalktı. Mustafa Kemal de oradan ayrıldı. Tümeninin henüz kuruluş halinde bulunduğu Gelibolu Yarımadasına gitti.

    Bu sırada Enver, yine Liman von Sanders'in öğütlerine kulak asmadan ikinci göz alıcı saldırısına hazırlanmaktaydı. Süveyş Kanalına doğru hızla inecek ve İngilizleri Mısır'dan kovacaktı. Alman Albayı von Kress'in komutasında çölü geçen Türk kuvveti, Süveyş Kanalına tam yedi günde varabildi. Ama, geceleyin yürüdükleri için İngilizleri gafil avlamışlardı. Bir kısmı kanalın öbür kıyısına ayak bastı. Fakat batı kıyısı iyice tutulmuştu ve çok geçmeden İngiliz kara ve deniz bataryalarıyla daha da takviye edildi. Böylece Türk kuvveti gerilemek zorunda kaldı. Türkerin bu baskını, İngilizleri uyarmaya yaramıştı. Kanal bölgesinin savunmasını öylesine sağlamlaştırdılar ki, Türklerin bundan böyle Mısır'a saldırmalarını tümüyle önlemiş oldular.

    Yaptıkları iki saldırıda da başarısızlığa uğrayan Türkler şimdi İtilâf Devletlerinin bir saldırısıyla karşı karşıyaydılar. 1915 yılının başından beri düşmanın kara ve deniz hareketlerine ilişkin elde edilen istihbarat raporlarından düşmanların Çanakkale önündeki adalara yığınak yapmakta oldukları ve Çanakkale Boğazı'yla Marmara üzerinden İstanbul'a karşı bir İngiliz - Fransız saldırısının her an beklenebileceği belli olmuştu. Kafkas ve Mısır seferlerinin yenilgiyle bitmesi, maneviyatı çökertmiş ve İstanbullular, umutsuzluk içinde şehrin düşman eline geçmesinden, olmuş bir şey gibi söz etmeye başlamışlardı. Rusların çıkıp gelivereceği korkusuyla sinirleri bozulan Almanlarsa, ayrı bir barıştan söz eder oldular. Türk aileleri Anadolu'ya göç etmeye başladı. Hükümet Anadolu yakasında bir saat içinde harekete hazır iki özel tren bekletiyordu: biri Sultanla maiyeti, öbürü de kordiplomatik için. Beylerbeyi Sarayında sürgünlüğünü çeken Abdülhamit'e ailesiyle birlikte gitmesi teklif edildi. Ama o, yerinden kımıldamayı reddetti ve şimdi Padişah olan kardeşine, yerinde bir görüşle, 'İstanbul' dan bir kere ayrılırsan bir daha dönemezsin,' dedi.

    Hükümet Eskişehir'e taşınmayı tasarlıyordu. Babıâli arşivleriyle bankalardaki altınlar daha şimdiden oraya gönderilmişti. İstanbul'un polis kafakollarında, şehri tutuşturmak üzere teneke teneke petrol hazırlanmıştı. Sanat eserleri müze mahzenlerinde saklanmış ve Ayasofya da içinde olmak üzere, birtakım resmî binaların dinamitle uçurulması kararlaştırılmıştı. Amerikan Büyükelçisi, Ayasofya'ya dokunulmamasını isteyince Talât, 'îttihat ve Terakki içerisinde eski şeylere meraklı olanlar parmakla sayılır,' diye cevap verdi. 'Biz hepimiz yeni şeyleri severiz.'

    Şehir bir 'yenilgi ve perişanlık tablosu' halindeydi. Binlerce Türk, gizliden gizliye, savaşı İtilâf Devletlerinin kazanması için dua ediyor, emniyet müdürü ise bir ihtilâl korkusuyla, işsiz güçsüzleri şehirden sürmeye bakıyordu. 1915 yılının Şubat ayında İngiliz donanması Çanakkale Boğazı'nın ağzındaki kaleleri tahrip edince halk arasında, kocaman iki tepenin yerle bir olduğuna dair söylentiler yayılıverdi. İstanbullular top sesleri duyuluyor mu, diye kulak kabartmaya ve düşman denizaltılarının periskoplarını görmek merakıyla, Marmara'daki adalara akın etmeye başladılar.

    Yalnızca Enver Paşa, Kafkas yenilgisinden sonra pek ortalarda görünmemekle birlikte, hâlâ soğukkanlı ve sakin duruyordu. Enver'in seçkin niteliklerinden biri de buydu. Hiçbir zaman telâşlı ya da heyecanlı görünmez, bir odaya girdiği vakit beraberinde bir sükûnet havası getirirdi. Şimdi de İngilizlerin Çanakkale Boğazı'ndan asla geçemeyeceklerinden yüzde yüz emin olduğunu söylüyordu. Herkes, 'budalaca bir paniğe' kapılmıştı. Çanakkale istihkâmları aşılamazdı. Aşılacak olsa bile, İstanbul'u Türkler son damla kanlarına kadar savunurlar ve düşmana asla teslim etmezlerdi. Enver yeni bir hülya peşindeydi; ne Almanya'nın, ne de başka herhangi bir ulusun başarabileceği şeyi yapmak: İngiliz donanmasının yenilmezlik efsanesini yıkan insan olarak tarihe geçmek.

    Enver Paşa, olayların sonucunda haklı çıktı ama ters nedenler yüzünden. 18 Marttaki İngiliz saldırısı Boğaz'ı zorlamakta başarı kazanamadı. Arkadan başka bir saldırı da olmadı. İngilizler birçok karışık nedenler yüzünden, donanmayı karadan bir ilerlemeyle destekleyinceye kadar, seferi durdurmayı uygun bulmuşlardı. (Liman von Sanders onların böyle yapmak zorunda kalacaklarını önceden tahmin etmişti.) İstanbul'da hükümetin emriyle bayraklar asıldı. Ama Türklerin arasında bunun nihai bir zafer olduğuna inananlar pek azdı. Önlerinde daha bir sürü çetin savaş vardı.     Enver, Çanakkale'nin savunulması için, Beşinci Ordu adıyla ayrı bir ordu kurmayı kararlaştırdı ve komutasını Liman von Sanders'e verdi. Sanders, yeni kurulmuş olan On Dokuzuncu Tümenin de kendi emrine verilmesini istedi. Yarbay Mustafa Kemal, işte bu tümenin başına atanmış ve karargâhını Maydos'ta kurmuştu. Düşman saldırısı başlamadan, birliklerini örgütlemek için, önünde ancak iki aylık bir zaman vardı.



1 Madam Petrova'nın anlattıklarına bakılırsa, bir akşam evlerinde içkiyi biraz fazla kaçıran Mustafa Kemal, bu gibi karşı etkileri önlemek için olacak, Bulgarlara bol keseden vaatlerde bulunmaya başlamış. Bir yanlış anlamayı önlemek için araya giren Fethi Bey de işi şakaya boğmuş. Bu anıda üzerinde durulacak tek önemli nokta, Mustafa Kemal'in yine bir öngörüyle Türkiye için Anadolu'da bir hükümet merkezi gerektiğinden söz etmesidir.
2 Cavit 1926'daki suikast dâvalarının sonunda Ankara'da asılmıştır.



9.Sofya'da Görev   |   11.Gelibolu Çıkarmaları