| Olayları Anlamak Yerine getirilmeyen sözler, sınır tanımayan hırslar ve çıkara dayanan ilişkilerle Türkiye'de ekonomiden sonra siyasette de bir kaos yaratıldı. Yurtseverlikle aymazlığın birbirine girdiği, giderek yoksullaşan halkın gerçekleri göremez hale geldiği ve ulusal değerlerin teker teker yitirildiği karmaşık bir ortam içinde, Türkiye uluslararası boyutlu bir hareketle karşı karşıyaydı; ekonomiden sonra siyasette de tam teslimiyet sürecine girilmişti. Sonuçlan her geçen gün daha çok hissedilen gelişmeleri anlamak ve olumsuzluklara karşı önlem almak için, olayları gerçek boyutuyla kavramak gerekiyordu. Herkes şu sorulara yanıt aramalıdır; yürütülen ve yürütülecek olan dış kaynaklı programların, amacı ve Türkiye'ye vermek istediği biçim nedir? Ekonomi ve siyasette yaşanan yapay bunalımlar, erken seçimler, toplu milletvekili istifaları, partilere yeni katılımlar, kurulan yeni partiler ne anlama geliyor? Tüm bu gelişmelerin halka yansıyan sonuçları ne olacaktır? DSP neden parçalandı? Kemal Derviş neden CHP'ye yöneldi? Bunlar kendiliğinden ortaya çıkan siyasi gelişmeler mi, yoksa önceden planlanmış olaylar mıı? Oy gücü giderek yükseldiği söylenen AKP'nin konumu nedir? Kemal Derviş'in çalışmalarıyla AKP girişimi arasında bir ilişki var mı? Öncelikle belirtilmesi gereken, Haziran - Ağustos 2002 olaylarının bir iç siyaset gelişimi değil, Türkiye'nin pek çok konusunda olduğu gibi uluslararası boyutu olan bir sorun olmasıdır. Konumundan ve öneminden kaynaklanan nedenlerle Türkiye bugün, dünyada iç işlerine en çok karışılan ülke durumundadır. Yalnızca ekonomide değil, giderek artan biçimde siyasi konularda da kendi başına karar veremez hale gelmektedir. Siyasi yaşam, değişik yöntemlerle denetim altına alınmış ve kolayca yönlendirilebilir bir hale getirilmiştir. Siyasi partilerin büyük çoğunluğu çalışmalarını, halkın ve ulusun çıkarlarını korumaya değil dış istekleri yerine getirmeye yöneltmiştir. İç siyaset o denli dışardan belirlenir hale gelmiştir ki, iktidara gelmeye hazırlanan parti liderleri kendilerini, Washington ya da Brüksel'i ziyaret etmeye ya da bunların desteğini almaya zorunlu hissetmektedirler. Kemal Derviş, Türkiye'ye ekonomiyi "düzeltmek" için geldi; başlangıçta söylenen buydu. Ancak, kitabın ileriki bölümlerinde ayrıntılarıyla göreceğiniz gibi, yalnızca ekonomiyle değil, siyaset ve diplomasi dahil hemen her konuyla ilgilendi; yönetimi altında uygulanan programlarla ulus - devlet varlığının temel dayanakları olan kurum ve kuruluşlar önemli zararlara uğradı, halk işsizlik ve yoksulluk içine düştü. Türk ekonomisi, hiçbir hükümet değişikliğinin etkilemeyeceği bir biçime getirilerek tümüyle dışarıya bağlandı. Türkiye'ye yönelen küresel baskı, ulusal pazarın serbest kullanıma açılmasını amaçlayan ve ekonomiyle sınırlı kalan bir yöneliş değildir; bu yönelişin geleceğe dönük siyasi bir boyutu vardır. Ortadoğu ve Orta Asya'ya yönelen güce dayalı Batı politikasının başarılı olabilmesi için, Türkiye'nin "etkisizleştirilmesi" ya da "kazanılmasının" yüzyıl başında olduğu gibi bugün de büyük önemi vardır. Ancak Batı bugün "etkisizleştirme" ile yetinmemekte ve Türkiye'nin vurucu güç olarak kullanılması anlamına gelen "kazanılma" peşinde koşmaktadır. Bu iki sürecin birbiri arasındaki karşılıklı ilişki nedeniyle de Türkiye, önce ekonomik sonra politik alanda tam bağımlı hale getirilmektedir. ABD'nin askeri ve ekonomik, AB'nin politik alanda yoğunlaşan istekleri, birbirini tamamlayan ortak bir girişim haline gelerek Türkiye üzerinde ağır bir baskı oluşturmaktadır. Ulusal çıkarlarla çelişen ve bir türlü bitmeyen istekler, Türkiye - Batı ilişkilerini yeni ve farklı bir düzleme çekmektedir. Çekilen düzlemde geçerli kural; hem ekonomik hem de politik alanda, ulusal çıkarlar için direnmeye çalışan güçlerin tasfiye edilmesi ya da en azından hareket yeteneklerinin sınırlandırılmasıdır. Bunu başarmanın yolu önce ekonomik sonra politik alanda egemenlik kurmaktan geçmektedir. Küresel güçler bu alanlarda bugüne dek birçok mevzi edinmişti, şimdi bu mevzileri daha da geliştirecekti. 57. Hükümeti oluşturan partiler, uyguladıkları IMF politikaları nedeniyle halk desteğini yitirmiş ve Meclise girebilme sorunu yaşar hale gelmişti. Bu partiler halkın yaygınlaşan hoşnutsuzluğundan kurtulamıyor ama milletvekilleri kendi partilerinden "kurtulmaya" çalışıyor ve istifa ediyordu. Gerçekte "kurtulmak" istedikleri partileri değil, bu partilerin halkın tepkisini çeken uygulamalarıydı. "Yeni partiler", "yeni yüzler" ya da "gençleştirme" söylemlerinin popüler olmasının nedeni de buydu. Halk 57. Hükümetin uygulamalarından o denli yılmıştı ki bu yılgınlığın yarattığı öfke, yeniden milletvekili seçilmek isteyen insanları, "yeni" ve "değişik" siyasi oluşumlar içinde yer almaya itiyordu. Enerji yollarının kavşak noktasında Asya'ya açılan kapı konumundaki Türkiye, Batı dünyası için yalnızca bugün değil, her zaman stratejik öneme sahip bir ülke olmuştur. Ancak bu önem bugün, kısa bir zaman dilimine sıkışan ve Batı'nın gündemde tuttuğu Afganistan, Irak, Kürt devleti, Kıbrıs ve AGSP gibi kritik sorunlar nedeniyle olağanüstü bir boyut kazanmıştır; Türkiye'ye taşıdığı öneme uygun "ilgi" gösterilmekte ve bu ilgi direnç gösterildiği oranda baskıya dönüşmektedir. Türkiye'nin, askeri çatışma dahil, bölgede sürmekte olan gerilimlerin içine çekilmesi ve kendi bölgesinde, çevresiyle çatışan bir ülke haline getirilerek Batı'yla birlikte hareket etmeye zorlanması, büyük devletlerin gündemindeki maddelerin başında gelmektedir. Ancak, ulusal çıkarlarla çelişen bu eğilim, uygulamaya dönüştüğünde, tepki görüp önlemle karşılaşması kaçınılmazdır. Sorunun Batı için çözümü, tepki gösterecek güçlerin baskı ve denetim altına alınmasıdır. Bunun günümüzdeki en geçerli yolu elbette, denetim altına alınan "oluşumların", "seçimden" geçirilerek "meşrulaştırılması" ve bunların mevcut siyasal sistem içinde yönetime taşınmasıdır. Küreselleşme adıyla geçerli kılınan Yeni Dünya Düzeni, bu işi yapmak isteyenlere geniş olanaklar sunmaktadır; küreselleşme, ülkelerin siyasi sistemini "barışçı" yöntemlerle denetim altına alma üzerine kuruludur. |