Cim Düğme ve Lokomotifçi Lukas

Michael Ende
Michael Ende, Cim Düğme ve Lokomotifçi Lukas


 - kapak
 1. öykümüz başlıyor

 2. esrarengiz bir paket geliyor

 3. az kalsın Cim'in razı olmayacağı üzücü bir karar alınıyordu

 4. tuhaf mı tuhaf bir gemi denize indiriliyor ve Lukas, Cim Düğme'ye güvenebileceğini anlıyor

 5. deniz yolculuğu sona eriyor ve Cim saydam ağaçlar görüyor

 6. koca bir sarı kafa güçlük çıkarıyor

 7. Emma'ya atlıkarınca rolü düşüyor ve iki arkadaş bir çocukçocuğuyla tanışıyor

 8. Lukas ve Cim esrarengiz yazılar buluyorlar

 9. bir sirk kuruluyor ve birisi Cim'le Lukas'a karşı dolaplar çeviriyor

10. Lukas ve Cim büyük tehlike atlatıyorlar

11. Cim Düğme hiç beklenmedik biçimde kendisiyle ilgili sırrı öğreniyor

12. bilinmeyene yolculuk başlıyor ve iki arkadaş "Dünyanın Tacı"nı görüyorlar

13. "Alacakaranlık Vadisi" konuşmaya başlıyor

14. Lukas, küçük arkadaşım Cim olmasaydı işim bitikti sonucuna varıyor

15. yolcular garip bir düş bölgesine düşüyor ve can sıkıcı bir iz buluyor

16. Cim Düğme önemli bir deneyim kazanıyor

17. güyadev onu herkesten farklı yapan özelliğini anlatıyor ve minnettarlığını gösteriyor

18. yolcular güyadeve veda ediyorlar ve "Ölümün Ağzı'nın önünde yola devam edemez oluyorlar

19. Cim ve Lukas küçük bir yanardağı onarıyorlar ve Emma bambaşka bir yüz ediniyor

20. Emma safkan bir erkek ejderhadan akşam gezintisine çıkma teklifi alıyor

21. Cim'le Lukas Kasvetya'da bir okul görüyorlar

22. yolcular yerin altına iniyor ve olağanüstü şeyler görüyorlar

23. Mandalya prensesi öyküsünü anlatıyor ve Cim birden ona çok sinirleniyor

24. Emma ender görülür bir saygınlık kazanıyor ve yolcular gönüllerince kahvaltı ediyorlar

25. Bayan Azmandiş veda ediyor ve Hasvetya'dan bir mektup geliyor

26. çocuklar vedalaşıyor ve bir yüzer ada yakalanıyor

27. nişan töreni yapılıyor ve bu kitap hoş bir sürprizle bitiyor


www.1001Kitap.com





BİRİNCİ BÖLÜM

öykümüz başlıyor


    Lokomotifçi Lukas'ın yaşadığı ülke Hasvetya adında küçücük bir yerdi.
    Hele başka ülkelerle, sözgelimi Almanya, Afrika ya da Çin'le karşılaştırılırsa miniminnacıktı. Olsa olsa bizim bahçenin iki katı kadardı ve büyük bölümünü de biri yüksek öbürü biraz daha alçak iki tepesiyle bir dağ oluşturuyordu.
    Dağın çevresini küçük köprü ve geçitlerden geçen yollar dolanmaktaydı. Ayrıca bol dönemeçli bir de demiryolu vardı. Bu demiryolu yer yer dağın ve iki tepesinin içinden giderek beş tünelden geçiyordu.
    Hasvetya'da evler de vardı elbette, biri bildiğimiz sıradan evlerden, öbürü içinde dükkân da olan bir ev. Bu iki eve bir de dağın eteğinde bulunan küçük tren istasyonunu ekleyin. Lokomotifçi Lukas işte orada otururdu. Dağın yukarılarında, iki tepenin arasındaysa bir şato yer alıyordu.
    Yani görüldüğü gibi ülke tıka basa doluydu. Artık içine pek bir şey sığmazdı.
    Belki söylenmesi gereken önemli bir nokta da, insanın ülke sınırlarını aşmamaya özen göstermek zorunda olmasıydı, çünkü o zaman hemen ayaklar ıslanırdı. Yani, ülke bir adaydı.
    Ada engin bir okyanusun ortasındaydı ve ülkenin sınırlarında irili ufaklı dalgalar gece gündüz uğuldardı. Ama deniz bazen sakin ve durgun olur, o zaman geceleri ay, gündüzleri güneş ışığı sularda oynaşırdı, ikisinin de ayrı bir güzelliği, ayrı bir görkemi vardı ve böyle günlerde Lokomotifçi Lukas mutlaka sahilde oturur, için için sevinç duyardı. Sahi, adanın adı neden Hasvetya'ydı da başka bir şey değil? Kimse bilmiyor. Ama hiç kuşku yok bir gün bu da ortaya çıkarılacaktır.
    İşte, Lokomotifçi Lukas lokomotifiyle birlikte burada yaşıyordu. Lokomotifin adı Emma'ydı. Belki biraz eski modeldi ama çok iyi bir tenderli (*) lokomotifti. Gelgelelim birazcık şişkoydu.
    Şimdi hemen şöyle bir soru sorulabilir elbette: Bu kadar küçük bir ülkede lokomotife ne gerek var ki?
    Olmaz olur mu? Bir lokomotifçiye lokomotif gerekir, yoksa başka neyi idare edecek? Bir asansörü mü? İyi, ama o zaman asansörcü olurdu! Hem gerçek bir lokomotifçi lokomotif idare etmek ister, başka bir şey değil. Kaldı ki Hasvetya'da asansör de yoktu zaten.
    Lokomotifçi Lukas kısa boylu, tıknaz bir adamdı ve insanların lokomotife ihtiyaç duyup duymadıklarını kendine hiç mi hiç dert etmezdi. Siperlikli bir kasket takar ve iş tulumu giyerdi. Gözleri güzel havalardaki Hasvetya göğü kadar maviydi. Ama yüzüyle elleri makine yağı ve kurumdan neredeyse kapkaraydı. Üstelik, her gün özel bir lokomotifçi sabunuyla yıkanmasına karşın kurum artık çıkmıyordu. Derisine derinlemesine işlemişti, çünkü Lukas yıllardır işi gereği her gün yeni baştan karalara bulanmak zorunda kalıyordu. Güldüğünde —ve bunu sıkça yapardı — ağzında, cevizi bile kolaylıkla kırabilecek muhteşem beyaz dişler parlardı. Ayrıca sol kulak memesine küçük, altın bir halka takar ve kalın, kısa bir pipo tüttürürdü.


Bu resimde Lokomotifçi Lukas'ın tatil günlerindeki hali görülüyor (Lokomotifçi sabunuyla yıkandıktan sonra) Ama iş günlerinde Lokomotifçi Lukas'ın görünüşü böyledir


    Lukas hiç de iri yarı biri değildi ama şaşılacak kadar kuvvetliydi. Örneğin, istese kalın bir demir çubuğu büküp halka haline getirebilirdi. Ne var ki, onun tam olarak ne kadar güçlü olduğunu kimse bilmiyordu, çünkü huzurlu, sakin bir yaşamı vardı ve hiçbir zaman gücünü kanıtlamak zorunda kalmazdı.
    Dahası Lukas bir sanatçıydı. Tükürme sanatında ustaydı. Öyle iyi nişan alırdı ki yanan bir kibrit çöpünü üç buçuk metre uzaktan söndürürdü. Hepsi bu kadar da değil. Yapabildiği bir şey daha vardı ve bu konuda bütün dünyada onunla yarışabilecek birisi kolay kolay çıkmazdı: Çünkü Lukas tükürüğüne takla attırıp havada çember çizdirebiliyordu.
    Lukas her gün defalarca, kayda değer hiçbir olay olmadan, kıvrıla kıvrıla uzanan raylar üzerinde beş tünelden geçerek adanın bir ucundan öteki ucuna gider, geri gelirdi. Emma neşesinden sesli sesli soluyup düdük çalardı. Bazen Lukas da ıslıkla hafiften bir şarkı tutturur, böylece çift sesli olarak ıslık ve düdük çalarlardı. Bunu dinlemek pek eğlenceliydi, özellikle de sesin çın çın yankılandığı tünellerde.
    Hasvetya'da Lukas ile Emma dışında birkaç kişi daha yaşıyordu. Örneğin, ülkeyi yöneten ve iki tepenin arasındaki şatoda oturan Kral vardı. Adı Onikiyeçeyrekinci Alfons'tu, çünkü onikiye çeyrek kala doğmuştu. Oldukça iyi bir yöneticiydi. En azından kimse arkasından kötü konuşmazdı, çünkü aslında onun hakkında hiç konuşulmazdı. Çoğunlukla başında tacı, sırtında kırmızı kadifeden sabahlığı, ayaklarında kareli terlikleriyle şatosunda oturur, telefon konuşmaları yapardı. Bu amaçla kocaman, altından bir telefonu vardı.
    Kral Onikiyeçeyrekinci Alfons'un iki uyruğu vardı. Lukas'ı saymazsak elbette. Nitekim o uyruk değil, lokomotifçiydi.
    Uyruklardan biri Bay Yen diye bir adamdı. Bay Yen başında melon şapkası, kolunda katlanmış şemsiyesiyle sık sık gezintiye çıkardı. Sıradan evde otururdu. Belirli bir işi yoktu, yalnızca gezinir dururdu. Oradaydı, hepsi bu. Asıl işi, uyruk olmak ve yönetilmekti. Ara sıra şemsiyesini açtığı da olurdu, çoğunlukla da yağmur yağdığında. Bay Yen hakkında anlatılacaklar bu kadar.
    Öteki uyruk bir kadındı, hem de çok tatlı bir kadın. Lokomotif Emma kadar olmasa da o da tombul ve yapılıydı. Kıpkırmızı elma yanakları vardı ve adı da Bayan Nee idi, iki e ile. Galiba atalarından biri ağır işitiyordu ve anlamadığı bir şey olunca ikide bir Nee? Nee? diye sorduğu için insanlar onları kısaca böyle anmaya başlamışlardı. Sonra da adları böyle kalmıştı.


İşte bu Kral ... bunlar da onun ... iki uyruğu


    Bayan Nee dükkanlı evde otururdu. İnsan bu dükkândan ihtiyaç duyduğu her şeyi edinebilirdi: sakız, gazete, ayakkabı bağcığı, süt, ayakkabı içine konacak taban, tereyağı, ıspanak, kıl testere, şeker, tuz, el feneri pili, kalemtıraş, minik deri pantolon biçiminde para keseleri, incik boncuk, hatıralık eşyalar, yapıştırıcı ... kısaca, her şey.
    Aslında hatıralık eşyalar hemen hemen hiç satılmazdı, çünkü Hasvetya'ya turist gelmezdi. Sadece Bay Yen arada sırada bir tane alırdı, ama gerçekten ihtiyacı olduğu için değil de sırf hoşuna gittiği ve çok ucuz olduğu için. Hem o arada Bayan Nee'yle de birazcık çene çalmış olurdu.
    Sahi, az kalsın unutuyorduk. Kralı yalnızca hafta sonları ve bayram tatillerinde görmek mümkündü, çünkü o, zamanının büyük bölümünü yöneterek geçirmek zorundaydı. Ama tatil günlerinde, tam onikiye çeyrek kala pencereye çıkıp dostça el sallardı. İşte o zaman uyrukları sevinç çığlıkları atarak şapkalarını havaya fırlatır, Lukas da Emma'nın düdüğünü neşeyle öttürürdü. Ardından herkese vanilyalı dondurma ikram edilirdi, çok önemli bayramlardaysa çilekli. Kral dondurmayı Bayan Nee'ye ısmarlardı, çünkü Bayan Nee dondurma yapmakta gerçekten ustaydı.
    Hasvetya'da sakin bir yaşam vardı, ta ki bir gün ... Evet, böylece asıl öykümüz artık başlıyor.

Dipnot
* "Tenderli lokomotifte kömür tenderini, yani lokomotifin beslenmesini sağlayan aracı ayrıca bağlamak gerekmez, tender lokomotife önceden bağlanmıştır ve onun bir parçasıdır, (çevirenin notu)


<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>